Memleket Gazetesi

Sıcak ve yakıcı bir Haziran günü. Allah’ın Rasülü Hz. Muhammed son anlarını yaşıyor. Ağır ve ateşli bir hastalığın içerisinde ‘Başım, başım!’ diye iniliyor. Yanında bulunan sevgili eşi Hz. Safiye, inleyen peygamberine ve kocasına bakıp şöyle diyor: “Ah keşke ya Rasülallah, sizin değil de benim başım ağrısaydı, sizdeki hastalık bende olsaydı!”

Orada bulunan annelerimiz birbirlerine fısıldayarak şöyle diyorlar: “Şuna bak nasıl da riyakarlık yapıyor!” Ağrılar içerisinde kıvranan Peygamberimiz, anında olaya müdahale edip şöyle buyuruyor: “Tükürün ağzınızdakileri!”

Niçin ey Allah’ın Rasülü, deyince de şöyle karşılık veriyor: “Çünkü siz kardeşinizin gıybetini yaptınız ve ona iftira attınız!”

Evet bu müthiş olaydan alacağımız pek çok ders var. Şöyle ki:

Peygamberimiz son anında ve ağrılar içerisinde inlerken bile, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma görevini ihmal etmiyor, tanık olduğu bir yanlışı düzeltiyor.

Yıllarca peygamberin yanında olmuş, onun mektebinden ders almış annelerimiz bile insan olarak yanlış yapabiliyorlar.

Müminin gıybet ve dedikodusu, Müslümanlar için onulmaz bir yaradır, sinsi bir hastalıktır.

Gıybet konusunda Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler.. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak tiksindiniz. O halde Allah’tan sakının!..” (49/12) “Elleriyle, dilleriyle, kaş göz işaretiyle birbirini çekiştirmeyi alışkanlık haline getirenlerin vay haline!” (104/1)

Ölü eti yemek hem haram hem de tiksinti verici bir şey. Ölü kardeşin etini yemek ise çok daha korkunç. Yüce Allah, gıybet ve dedikodudan vazgeçelim diye böyle dehşetli ifadeler ve benzetmelerle bizleri sakındırıyor.

İmam Gazalî, “İnsanların gıybetini yapmak, ölü eti yemek gibidir. İlim adamlarının gıybetini yapmak ise, zehirli ölü eti yemek gibidir” diyerek gıybetin çok daha tehlikeli bir çeşidine dikkat çekiyor.

Günümüzde pek çok insan, müzmin bir şekilde gıybet hastalığının içerisinde. Hem gıybet yapıyorlar, hem de yaptıkları gıybete kılıf uydurmaya çalışıyorlar.

İyi ama benim söylediklerimin hepsi onda var.. Zaten gıybet, kardeşinde olan bir eksiklik ve ayıbı arkasından konuşmaktır. Şayet onda olmayan bir şey, ona yakıştırılarak söylenirse bu gıybet değil, iftira olur.

Ben bu söylediklerimi, onun yüzüne de söylerim.. Oysa söylenenlerin onun yüzüne söylenmesi, ardından konuşmayı helal hale getirmiyor. Üstelik hiç kimse, birinin yüzüne karşı konuşurken, onun arkasından konuştuğu kadar rahat konuşamaz.

Şimdi gıybetini yapmış olacağız ama.. Gıybetini yapmış olmayayım.. şeklindeki masum giriş cümlelerinden sonra gıybet hız kesmeden devam eder.

Onun hakkında çok şey biliyorum, ama gıybet olmasın diye konuşmuyorum.. Bu masum kılıklı cümle çok tehlikeli bir ifadedir. Çünkü karşı tarafın zihnini bulandıran, olmadık şeyleri kişinin aklına getiren dehşet verici bir cümledir.

Falan cemaatin adamları şöyle şöyle yapıyor.. Bu gıybet türü söz konusu edilen cemaate mensup binlerce ve hatta milyonlarca kişiyi kapsadığı için vebali çok daha katmerli bir gıybettir.

En iyisi ise, gıybet ve dedikodunun her çeşidinden sakınmak, ya hayır söyleyip yahut susmaktır. Unutmayalım ki söylemek gümüş ise, sükut etmek altındır. İçerisinde boş ve lüzumsuz sözlerin olmadığı cennet yurduna talip olan mümin, boş ve lüzumsuz sözlerden kaçınarak kendini cennete hazır eder. Zaten Peygamberimiz de “Bana dilini ve iffetini garanti edene ben, cenneti garanti ederim” buyurmamış mı?

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile